suerdas

melencolia

In içe dökümler on 19/11/2009 at 03:12

geceler oldu gündüzüm…  saat güneşin doğmasına az var…  döner durur zaman bomboş bir karanlıkta…  bir kaşık kadar gerçek hayat…  ve politika kadar yalan…  ne doğru ne yanlış, neden birbirine karışır anlamam…  neden bir tek gerçek yok? neden kaderini çizmek zorunda insan?

 

duygulardan arınmak mı lazım kusursuz olmak için? en büyük kusur değil miydi ya hu duygusuzluk?

 

sonu geliyor bir şeylerin..  sonu geliyor yalandan kendi etrafında dönmelerin…  bir yere varmayan göndermelerin..  sözlerin…  senin..  benim…  akışına bırakamaz oldum hayatı…  boynuma dolanmış durur gibi, bazen sinsi bir yılan bazense yavru bir kedi gibi…  ne diyorlar? yavru kedi de sensin..  sinsi yılan da…  benim kim olduğumu neden hep başkaları söyler bana? ve neden dinlemezler ben onlara beni anlattığımda?

 

saat 3:02:23 imiş..  londra saatiymiş…  23′ler iki saat geride kalmış..  ve üçler…  ve ikiler…  türkiye birlerle tek başına kalmış…  mutsuz ruhlar pervane, geçmişlerinden bir haber dolanırlar sokaklarda…  atilla ilhan’ın sisler bulvarında…

 

eskiye karışmış yeniler…  beni anlayan korkarım sadece deliler…  tımarhane olmuş kafam…  tımar edilebilinemez o asi kafam..  kendinle savaşan…  kendinin düşmanı bu zalim kafam…  kalınca bir kitabın ortasındayken kapanıverdi sayfam…  kaldığım yeri bulamıorum…  koskoca kafamın içerinde yalnız başıma kaldım…  arıyorum arıyorum…  ama ne beni bulabiliyorum…  ne de izimi sürebiliyorum…

 

19.11.2009

erenköy

bu aralar

In içe dökümler on 01/10/2009 at 23:59

bu aralar yüzlerce portre çekiyorum…  bu aralar başka insanların gözlerindeki hayatları seyrediyorum…  dünyadan dünyaya göçüyorum…  ruhtan ruha bir yolculuk bu benimkisi…  yok şekillerle işim…  daha derinlerde saklı o çocuklarla benim işim…  o sizi siz yapan kimi mutlu, kimi dargın, kimi utangaç, kimi deli ruhlarla yaşıyorum…  yalnız başıma hepinizle beraber yaşıyorum…  şu an gece 3:00…  daha bilgisayarımı bugün yeni açıyorum…  yüzleriniz sağımda…  solumda bir beyaz ekrana dökülen siyah semboller…  kendimi anlatmaya çabalıyorum…  sanırım bu aralar bunu pek beceremiyorum…

söyleyeceklerim var gibi…  söylemeye mecalim olmayan…  daha çok susmak istiyorum…  daha çok dinlemek…  daha çok seyretmek…  bir yandan bu seyrettiklerimi kaydetmek…  sonra tekrar tekrar defalarca seyretmek…  kaçırdığım, o eksik parçaların ne ara düştüğünü görmediğim level 9 bir tetris içerisinde gibiyim…  what is matrix? aman tanrim…

gidiyorum…  geliyorum…  bir salınıma bağladım ki, ne durabiliyor ne de başka yere gidebiliyorum…  ruhum bağlı gibi…  olmadığını kendime kanıtlamak için her yolu tepiyorum…  ama yine ordan aldığım hızla diğer yöne salınıyorum…  merkezim aynı…  kopamıyorum…  ama nereye bağlı olduğumu da bilmiyorum…  tepemde beni izliyor gibi…  her yaptığım sanki ondan onaymış gibi…  o istemese hiçbir şey olmaz gibi…  sarkaçın bağlı olduğu kanca gibi…  hem var gibi…  hem yok gibi…

salınıyorum…  gündüzle gece arasında…  aşkla yalnızlık arasında…  fotoğrafla hayat arasında…  nerede bir yinyang goreyim…  durmadan salınıyorum…  ani hareket de yapmadan…  çok kuvvet harcamadan…  sonbaharda yere düşemeyen bir yaprak gibi…  salınıyorum…  yere düşmekten gram yok korkum halbuki…  sanırım biraz da ondan, pek düşmüyorum…  bir alçaklardan, bir tepelerden durmadan salınıyorum…  gidip gidip geliyorum…  bulup bulup yitiriyorum…  sepetim boş mu değil mi? bilmiyorum…  pek de takmıyorum…  ruhuma terbiye her bu dünya saatiyle yaşlandıran tecrübe…  işte bu yüzden anlamaya çalışıyorum…

ne yalan söyleyeyim..  bi bok da anlamıyorum…

01.10.2009

erenköy

üretmeden üremek…

In kurcalamalar on 07/08/2009 at 09:37

kaçımız kaldı acaba şehirde yaşamaktan keyif alan? ne hale geldik, ama hiç bakmıyoruz aynaya…  baksak bile göremiyoruz zaten can‘ı…  korkutucu bir şekilcilik içerisinde yolumuzu bulamaz olmuşuz…  kitlesel bir şizofreni ile boğuşuyoruz, bu hücrevari hayatlarımızda.  neyi yapmak istemediğimizi yirmidört saat anlatıyoruz da, “kaçmak”tan öte ne istediğimizi bir türlü anlatamıyoruz.  kendimizden mi kaçıyoruz.?..  çevrenin üzerimize yüklediği sorumluluktan mı..?.  başka bir sebepten mi?…

tüketiyoruz!  durmadan tüketiyoruz!  farklı lezzetleri, değişik zevkleri, yazılmış yazıları, yontulmuş heykelleri, kurulmuş hayalleri…  her şeyi hunharca tüketiyoruz. aldığımızın yerine yenisini de koymadan…  devamlı tüketiyoruz…  bir de bu yetmezmiş gibi, deli gibi, durmak bilmeden ürüyoruz…  üremeyi de bilmeden ürüyoruz...  kendimizi daha yükseltemeden en aşağıdan bir canlı daha üretiyoruz…  üretimimiz sadece bu gezegen üzerinde yaşayan insan sayısını arttırmakla sınırlı korkarım…  çoğumuz pek de gelişmiyoruz çünkü…  sadece çoğalıyoruz…  dur durak bilmeden, ne yaptığımızı düşünmeden, kaynaklarımızın kaç senesi kaldığını bilmeden sürekli çoğalıyoruz…  elimizde kalan belki de tek doğal üretim şekli bu olduğundan, bir de üzerine “zevkli” olduğundan, aynı zamanda sisteme bireyin dahil olabilmesi için bir pasaport olduğundan, önce evlilik vizemizi alıp ardından zaman kaybetmeden ürüyoruz…  ürünlerimizin de sevilmeme şansı yok zaten ..  çocuk onlar öyle değil mi? bakılsa da çocuk…  bakılmasa da…  zaten büyütemeden yenilerini yapıyoruz…  sonuçta bir adaya bırakılmış eşşekler gibi ürüyoruz…  ürüyoruz…  ürüyoruz…

çoğalırken de büyümüyoruz ama…  kozmik bilinç ile hareket etmiyoruz…  birbirimize sarılmıyoruz…  tam aksine, sarılmak ne kelime, durmak bilmez bir süratle bölünüyoruz…  sağ oluyoruz…  sol oluyoruz…  alt oluyoruz… üst oluyoruz…  biz oluyoruz…  karşımıza sizi alıyoruz…  binlerce küçük parçaya bölünmüşüz…  benlerin karşısında sizler…  sizlerin karşısından onlar saf tutmuş…  hepimiz piyonluğumuzdan bihaber, şahçılık oynuyoruz…   varoluşumuzun sebeplerini düşünmüyoruz…  predatör hayvanlardan insanı ayıran konuşabilmesi midir sadece?  eh biz de tüketiyoruz… tanrının iki eli de, parmaklarımızın dibinde…  ama biz üretmiyoruz…  üreyip tüketiyoruz…

sanat yapmıyoruz…  sanata arada sırada baksak bile, onun da önünden bir bakıp geçiyoruz…  sanat almıyoruz…  sanatçıyı anlamaya çalışmıyoruz…  bu evrenin sırrına çomak sokan ne filozoflar, ne sanatçılar ne bilim adamları yaşamış, yaşıyor…  ama biz gözlerimizi kapatmışız…  bakmıyoruz…  dinlemiyoruz…  kozmik bilinci “secret” filmi ile sınırlı sanıyor…  ”secret yapmak” diye kıçımızdan fiiller uyduruyoruz…  algılarımızın kapıları kale kilitli…  anahtarlar kayıp…  zaten dokunmak da yasak… koltuklarımıza çökmüş, sorumluktan uzak bebekler gibi “kaçmak” istediğimizi mırıldanıp zırıl zırıl ağlıyoruz…  evden çıkmak istiyoruz ama üzerine televizyonu asmışlar kapılarımızın…  artık kapı nerde onu bile hatırlamıyoruz…  algımızla oynayıp, alın yazılarımızı yazıyorlar…  ruhumuz duymuyor…  kafalarımızdan kabloları çıkartamıyoruz…

öğretiler okuyoruz…  nereye sığdıracağımızı bilemediğimiz…  tozlanmaya yüz tutmuş bütün güzelliklerle aynı rafa kaldırıyoruz…  arada bir rafa bi göz atıp, tozlarını üfleyip, ardından yine programlanmaya, televizyonumuzun karşısına oturuyoruz…  uyuyamıyoruz…  rüya göremiyoruz…  arada bir bayılıp sonra ayılıyoruz…  ayılıp birdaha bayılıyoruz…  kendi kendimizden hayatlarımızı çalıyoruz…  bunun da bir filmini çekiyor, yüz kişi aynı odada seyrediyoruz…

korkuyoruz…  korkumuzdan iğreniyoruz…  sevmeye çaba harcamak yerine, her farklıyı ayrı bir kutuya koyup kaldırıyoruz…  yalnız kalıyoruz…  yapayalnız! yeniden bir kaçma isteği karıncalandırıyor parmaklarımızın uçlarını…  uzaklaşmak istiyoruz…  ama sonuçta yine aynı evde, yeniden aynı sabaha uyanıp, bir daha aynı geceyi bekliyoruz…

erenköy

07.08.2009